Şaziye Senem Başgül
Uzm. Dr. Şaziye Senem BAŞGÜL
Çocuk ve Ergen Ruh Sağlıgı ve Hastalıkları Uzmanı
 
 

Medya ve Çocuk

Medya ve Çocuk


İp atlar, sek sek oynardık. Yakartop ve kukalı saklambaç ise kaçınılmaz oyunlarımızdandı. Şimdi sokaklar, parklar boş. Çocukların kimi alışveriş merkezlerindeki jeton atılan makinalı oyuncakların başında kuyruk olmuş, kiminin ise playstation elinde gözü görmüyor etrafı. Sanal ortamda kuruyorlar arkadaşlık ilişkilerini, bilgisayar oyunlarında buluyorlar özdeşim nesnelerini. Aile sofralarında bir araya gelir, heyecanla, sohbetle yerdik yemeklerimizi. Oysa şimdi reklam izleyerek yemek yiyor çocuklar. Gelişimin en büyük destekleyici teknoloji, yalnızlığı da beraberinde getirebiliyor.  

 Kitle iletişim araçlarının bilgilendirmek, haber vermek, mal ve hizmet tanıtımı yapmak ve eğlendirmek olmak üzere dört büyük temel işlevi vardır.  Ancak günümüzde, eğlenme ve tüketme olmak üzere temel iki işlevi kalmıştır. Başka bir değişle, eğlendirerek tüketmeye azmettirmek önde gelen işlevi olmuştur.

 Bir çocuğun dünyayı nasıl algılayacağını ve anlamlandıracağını, bizim çocuğa dünyayı nasıl sunduğumuz belirler. Bir çocuğun zihni doğumla beraber temsil ve şemalarla yavaş yavaş dolmaya başlar. İnsan bu bilişsel temsillerle dünyayı algılamaya başlar. Tüm bu temsil, şema, algı ve anlamlar kişiler arası iletişime yön verir. Günümüzde yeni doğan bir bebek ebeveyniyle iletişime girmekle kalmayıp, ilk günden itibaren televizyonla da iletişime girmektedir. Ekran karşısındaki çocuk, ekrandaki doğru ya da yanlış temsilleri alır, kendi ile bütünleştirerek şekillendirir ve içselleştirir. Medya temsillerini çocuğun içselleştirmesi ile, çocuğun kendisi değişir, medya bu değişen çocuğu temsil etmeye başlar ve bu etkileşim sürer gider.  Ancak medyanın çocuk üzerindeki etkisi, çocuğun medya üzerindeki etkisinden büyüktür. Yelpazenin en ucunda ise otizm yer almaktadır. Empati yoksunluğu, yani diğerinin aklındaki anlama yetisinin gelişmemesi olarak tanımlanan “otizm”, pseudo olarak,  televizyon karşısında savunmasız kalıp düşünme ve duyumsama becerisinin gelişememesine ikincil oluşabilmektedir.

 Fransa'da yapılan bir çalışmanın sonucunda; çocukların % 30'unun her gün 3 saat 28 dakika ekran karşısında kaldığı bildirilmiştir. Ege Üniversitesi'nde 1997 yılında yapılan bir çalışmada ise; anaokuluna giden çocukların % 56'sının günde iki, % 44'ünün ise üç saat televizyon seyrettiği saptanmıştır. Yine Türkiye’de yapılan başka bir çalışmada ise; 3-4 yaş arası 345 anaokulu öğrencisi anketle değerlendirilmiş ve %30’nun erişkin filmi ve programları izlendiği gözlenmiştir. Çocukların erişkin programlarını tercih etmesi, anne babaları ne izliyorsa onu izlemek istemeleri ve yaşlarına uygun alternatif programların olmayışı ile açıklanabilir.

 Medya çocuklar üzerinde oldukça güçlü etkilere sahiptir. Örneğin; çocukları tüketim bireyi olmaya teşvik etmektedir. Günümüzde çocuklar neredeyse, doğumlarından itibaren TV izlemektedirler. Özellikle reklam endüstrisi için önemli bir hedef haline gelmişlerdir. Reklamlarda yer alan sloganlarla mutlu hayatlar vaadedilmekte ve bu hayata ulaşmanın tek yolunun o ürüne sahip olmaktan geçtiği sunulmaktadır. Yetişkin bireyleri bile etkileyen bu mesajlar karşısında çocuklar çok savunmasız kalmaktadırlar. Çalışmak, emek harcamak, başkalarının haklarına saygılı olmak gibi pek çok değer yargısının yerine; tüketerek mutlu olunacağı düşüncesine inandırılmaktadırlar. Çocuğun nesnelerle olan ilişkisi öyle bir biçimde örgütlenmektedir ki, bu ilişki çocuğun hem kendi kimliği ve değer yargıları üzerinde olumsuz etkiler yaratmakta, hem de buna paralel olarak çevresindeki insanlarla olan ilişkilerini de bu ilişki örüntüsü çerçevesinde görmekte ve değerlendirmektedirler. 

 Medyanın bir diğer önemli etkisi; cinsel kimliğin oluşmasında rol oynaması ve çocuğun karşı cinsle olan ilişkisini belirlemesidir. Pek çok çizgi filmde cinsiyet rol tanımlamalarında çocuklar, bir kadın ya da erkek olarak nasıl olmaları gerektiğine ilişkin oluşturulmuş ideal tipleri görmektedirler. Kız  kahramanlar  zarif, güzel, pasif veya kurnaz,  erkek temsilleri ise güçlü ve şiddet uygulayan özelliklere sahiptir.  

 Medya, çocuğun ana babası ile iletişimini azaltmakta ve ilişkilerini yönlendirmektedir. Reklamlarda, çocuğunun sağlığını ve mutluluğunu düşünen tüm annelerin hangi ürünleri kullanması gerektiği öyle güzel sunulmaktadır ki, bu ürünleri kullanmayan anneler kendilerini çocuklarını düşünmeyen kötü anneler olarak algılamaktadırlar. Bu durum, çocuğun anneyle olan iletişimini olumsuz yönde etkileyebilir. Verilen mesaj “iyi anne, sunulan ürünleri kullanır veya çocuğuna alır”. Bu durum pek çok annenin suçluluk duymasına sebep olabilir. Babalara gelince; reklamlarda almak o kadar kolaydır ki, bunu yapamayan baba işe yaramaz bir adamdır.

 Medyada şiddet, sorunlara çözüm yolu olarak sunulmakta ve meşru kılınmaktadır. Çocuk ya yetişkin programlarını, haberleri izleyerek şiddete maruz kalır  ya da kendi kanallarında yayınlanan çizgi filmlerde şiddet sahneleri izler. Bazı çizgi filmlerde karakterler onca şiddetten sonra ayağa kalkabilmektedir. Yani orada uygulanan şiddetin zarar vermediği gibi bir algılama da söz konusu olabilmektedir. Ayrıca filmlerde sevilen karakterler karşılarındaki kişilere şiddet uyguladıklarında, çocuklar tarafından coşku ve heyecanla izlenmekte ve kahramanın yenmesi yönünde istek duymaktadırlar.

 Medya kişilerin okumaya ve düşünmeye ayrılan zamanını da azaltmaktadır. Televizyon tek yönlü bir toplumsallaştırma aracıdır, çünkü çocuk televizyona soru soramamakta, açıklama isteyememekte ve itiraz edememektedir. Televizyon karşısındaki çocuk savunmasızdır, etkileşim tek yönlü bir biçimde gerçekleşmekte, yani sadece televizyondan çocuğa doğru olmaktadır. Çocuklar televizyon önünde duygusal olarak hissetmektedirler, ama kanıt aramamakta ve çoğu kez de düşünmemektedirler. Çocuğun aşırı bir biçimde televizyon izlemesi, onu okumaktan, çoğu kez oyun oynamaktan yoksun bırakmaktadır. Çocuğun sosyal ilişkileri zayıflamakta ve içe kapalı bir hale gelebilmektedir. Öyle ki çoğu kez yemek yemek için bile anne babasının yanına gitmemekte ve yemeği tepsi içinde sunularak televizyonu izlerken yemesi sağlanmaktadır.

Televizyon izlenirken programların sık sık reklamlarla kesilmesi, dikkatin sürekliliğinin yitirilmesine yol açmakta, yoğunlaşma kapasitelerinin bozulmasına neden olmaktadır. Bunların dışında televizyon, çocukta yazısal anlatımdan hareketle öykü inşası için zorunlu olan kapasiteyi, zihinsel imgelerin inşası kapasitesini azaltmaktadır Sonuç olarak televizyon çocuğun kişisel gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir.

Televizyon ortak kültürün oluşmasında ve dilin gelişmesinde önemli bir araçtır. Programlardaki argo kelimeler, küfürlü ifadeler çocukların taze beyinlerinde hemen temsil edilmekte ve ifadelerine geçmektedir. Yaygın olarak yabancı çizgi filimleri ve dizileri  izleyen çocuklar, kendi öz kültür ürünleri ile değil, başka ülkelerde üretilen kahramanlar ve farklı değerlerin işlendiği programlarla büyümektedirler. Bu da çocukları kendi ulusal kültürümüze yabancılaştırmaya sebep olabilir.

Çocukların kendi kimliklerinin bağımsız ve özgün bir biçimde oluşmasına engelleyici olması açısından da medya riskleri açısından irdelenmelidir. Çocuğun çoğu kez hayran olduğu kahraman ya da karakter, büyüyünce olmak istediği kişidir. Sürekli televizyon karşısındaki çocuk, kendi kişisel bilinci, çalışması ya da yetenekleri ile değil, tamamen farklı etkilenmelerle büyüyünce "O" olmak istemeyebilir. Bu bazen bir yarışma programı sunucusu, bazen filmdeki kötü adamları döven erkek karakter, bazen de güzelliği sayesinde zengin ve yakışıklı bir erkekle evlenen bir kadın karakter olabilmektedir. Bu örnekleri uzatmak mümkündür.

 Medyanın en ürkütücü riski ise, çocukluğun yitirilişine ve masumiyetin yok oluşuna neden olabilmesidir. Çocuklar, belirli bir biçimde televizyon aracılığıyla, çocukluklarından yoksun bırakılmaktadırlar.  Televizyon ile, çocuklar çaresiz bir biçimde yetişkinler konumuna alıştırılmaktadırlar. Televizyon çağından önce, çocukların yapmış oldukları resimler daha çocuksu ve sevgi dolu iken, günümüzde yok edici robotlar baş kahraman, şiddet ana tema olmuştur.  

 Şu anda televizyonu çocukların hayatından baskı yoluyla çıkartamayacağımıza göre yapılabilecek şeyler bellidir. Ailelerin öncelikle çocuğu televizyon karşısında yalnız ve savunmasız bırakmaması, mümkün olduğunca çocuklarıyla birlikte, konuşarak, anlatarak ve paylaşarak televizyon izlemeleri çok önemlidir.  Televizyonun düğmesine basmak veya izlemeyeceksin diye bağırmak bir çözüm değildir. Yerine alternatif koyabilmemiz önemlidir. Birlikte sohbet etmek, okuma saati yapmak, ailece oynanabilen oyunları oynamak, arkadaşlarıyla iletişimlerini artırmaya yönelik girişimlerde bulunmak ve teşvik etmek gibi şeyler yapılabilir. Bizim çocuklarımıza model olmamız bu noktada çok önemlidir. Sabahtan akşama televizyonun açık kaldığı bir evde çocuğa izlememesini öğütlemek bir işe yaramaz. Çocuklar özellikle davranışlarımızdan öğrenirler, sözlerimizden değil.

 Medya okuryazarlığı da çok önemlidir. Çocuklarımıza televizyonda izlenen görüntülerin anlamlarının okunması ve yorumlanması eğitimi verilmelidir ki bu eğitim milli eğitim müfredatına girmiştir.

 RTÜK de kendi üzerine düşen sorumlulukla “çocuk haklarına”  saygıyı ön planda tutarak medyayı denetlemelidir.

 Çocuklarımızı medya karşısında savunmasız bırakmamız, taze beyinlerin sağlıklı büyümesine engel olmak açısından çok önemlidir. Medya olumlu anlamda tüketildiğinde çocuklar için elbette zararlı olmayacak, eğitime ve eğlence aracı olmaya uygun şekilde hizmet edecektir.

Uzm. Dr.Şaziye Senem Başgül

Sağlıkta Nabız Dergisi-2010 “Aile hekimliği” konulu sayıda yer aldı

 

 
 
 
   
         
 
© 2010 Güneş Çocuk Ruh Sağlığı Merkezi